'Yazılar' kategorisi için arşiv

O ve O

“Kırmızı bir kapı görüyorum ve siyaha boyamak istiyorum.
Renk yok artık dünyamda her şey siyah….”

Müzik kulağında yankılanırken o yorganın altından ince biçimli bir sol bacağa bakıyordu. Sevdiğinin bacağıydı. Belki de evleneceği kadın. Seviyordu onun. Onunda kendisini sevdiğini düşünüyordu. Kadın onun gibi birini neden seviyordu bilmiyordu ama, pek umurunda da değildi. Anı yaşıyordu. Ölü Ozanlar Derneğinin kitabını okumadan filmini izlemiş ve Carpe Diem’in hangi dile ait olduğunu bilmeden yaşam felsefesi olarak kabul etmişi. Oysa kadın biliyordu. Kitabı da okumuştu. Geniş bir kitaplığı vardı. Raflardan taşıyordu. Adamınsa elinde olan tek şey mizah dergilerinden oluşmuş dağlardı.

Fallout 3 – İnceleme

Oyunda çeşitli duvarlarda asılı olarak gördüğümüz afişlerden biri.

“Başkentin ıssız sokaklarında elimde bir bıçak ile ilerken aklımda sadece hayatta kalmak var.  Rivet City’e giden yol uzun ama bir kez oraya vardım mıydı tamam bu iş. Babamı bulup ve onunla birlikte Capital Wasteland’de hayatta kalacağım. Megaton Katliamından sonra Rivet City de yeni bir başlangıç işime yarayacak doğrusu. Şerif için üzülüyorum, iyi adamdı….”

Rivet City’e giderken, mutantlarla yaptığım savaştan yeni çıkmıştım ve düşüncelerim yukarıdakinin hemen hemen aynısıydı. Fallout öyle bir oyun ki insanı içine çekiyor. Sadece bir oyun değil gerçek hayat simülasyonu bile diyebiliriz sanırım. Yapacağınız bir hareket, atacağınız bir kurşun, bütün oyunun kurgusunu değiştirebilir ve sizi bambaşka yerlere çekebilir. Efsaneye göre oyun 64 farklı şekilde bitebiliyor.

Neyse biraz fazla heyecanlandım sanırım biraz, temel bilgilerden başlıyayım. Öncelikle biliyorum ki bu yazıları geç yazıyorum, çünkü oyun çıkalı bir hayli oldu. Ama ben geçtiğimiz günlerde bitirdim. Çünkü oyun 60 saat ve ben oyun oynarken her karanlık köşeyi inceleyen bir manyağım. Ve oyunu yapan Bethesta ekibi de her karanlık köşeye incelenecek bir şey koyan mükemmel oyun yapımcıları. Durum böyle olunca normalde 60 saat olan oyun, benim için 80 saate çıkıyor. Ve böyle mükemmel bir oyunu bir çırpıda bitirip rafa kaldırmak istemediğimden, yavaş yavaş, sindire sindire oynadım ve sonunda bitti.

Oyuna bir yaşında bir bebek olarak başlıyor, karakteristik özelliklerimizi seçiyor ve etrafta emekliyoruz, derken ekran beyazlaşıyor ve on yedi sene ileriye gidiyoruz. Şimdi buradan devam etmeden önce birkaç birşey anlatmam gerek sizlere. Oyunda yarattığımız karakter Vault 101′de yaşıyor. Çünkü 2027 yılında bütün ülkeler birbirlerine nükleer füzeler yollamış ve bütün dünyayı kurak bir “Wasteland” haline getirmişti. Vault’lar ise Vault-Tec tarafından yerin altına çeşitli nedenlerle yapılmış mahzen ve sığınma yerleri. Bazılarında insanlar yaşıyor, bazılarındaysa sadece deneyler yapılıyor. Hatta bir Vault var ki içerisinde 100 kadın ve 1 erkek var. Güzel bir deney değil mi? İyi adamlar şu Vault-Tec…

Neyse oyunun geçmişini bırakıp konuya dönersek; Babamız olacak adam, bilinmeyen bir nedenden dolayı Vault 101′den kaçıp gidiyor. Vault’un kapısı açtığı içinde içeriye çeşitli, mutasyona uğramış böcekler giriyor. O anda bunları öldürmek belki zor gelebilir ama oyunun sonunda bunlara kurşun bile harcamak istemeyeceksiniz çünkü öyle durumlar olacak ki, attığınız her kurşunun arkasından ağıt yakacak duruma geleceksiniz ve mecburen yakın dövüş silahlarınızdan birini kullanacaksınız. Ama bu olmayabilir de, çünkü oyunda V.A.T.S. denen bir şey var. VATS’a bastığımızda düşmanın neresine vurabileceğimizi seçebiliyoruz. Auto-Target gibi birşey. Ama her zaman vurmuyor. Belirli bir yüzdeye göre. Bazen tam isabet olurken, bazen karavana atıyor. Ama genede kurşun tasarrufu yapmak için iyi bir yol.

Vault 101′den çıktığımızda karşılacağınız görüntüye hayran kalacağınıza eminim. Grafikleri zaten güzel oyunda “Wasteland” o kadar güzel işlenmiş ki, bir süre sonra yüzünüze çarpan kum tanelerini hisseder gibi oluyorsunuz. Gözünüze giren güneş ışığıda cabası. Kısacası mükemmel mekanlar ve açık ortamlar var. Kesinlikle oynanılıp görülmesi gereken bir oyun. Eğer oyunlara meraklıysanız kaçırmayın derim.

Kırmızı ceketli adam

Kendine acımayı bırakarak elinde ki viski bardağını meşeden yapılmış bar tezgahın üzerine bıraktı. Eski bir bar tezgahıydı bu. Kim bilir neler görmüş geçirmiş, kimler üzerine kusmuş ve adını kazımıştı. Ama o anda sarhoş olmanın eşiğinde olan adam için bu sorular cevapsız kalsa da önemli değildi çünkü, o kendinden ve dünyadan o kadar nefret eder bir hale gelmişti ki, son bir aydır nefret ettiği yerlerden bir tanesi olan bu bara gelip, tezgaha yaslanarak içki içmek ve Jukebox’ın başında kilere “Bir daha çal Sam!” diye bağırmaktan başka bir şey yapmamıştı. Sarhoştu. Bu onun için yeterliydi. Nefret ettiği kendisi, onun için dünyanın merkeziydi. Ve her benmerkezci insan gibi diğer insanların kendisini çok sevdiklerini düşünüyordu. Onu seviyorlardı çünkü ondan güçsüzlerdi – en azından adam böyle düşünüyordu.

Kafasını kaldırarak bütün barı inletecek kadar yüksek bir sesle geğirdi. Ona bakan on sekiz çift göze aldırmadan bağırdı. “Bir daha çal Sam!” Ve şarkı tekrarlandı. Son yarım saattir aynı şarkı çalıyordu. Bara sürekli olarak gelmeyen biri, Jukebox’ın bozulduğunu ve sürekli aynı şarkıyı çaldığını düşünebilirdi. Ama hayır. Bunu o adam istiyordu. Sırf o adam istediği için, şarkı tekrar tekrar barın içinde yankılanıyordu. O adam…

O adam öyle biriydi ki, kırmızı bir ceket giyiyordu. Başkası aynı ceketi giyse,  adam o başkasıyla alay ederdi, ama o giydiğinde nedense kendine yakıştırıyordu, kırmızı ceketini. O öyle bir ceketti ki sadece bir tane cebi vardı. O cepte o kadar büyüktü ki, adam en sevdiği alman yazarın, üç ciltlik kitabının, ilk cildinin,  yediyüzseksendört sayfalık baskısını içine koyabiliyordu. “Bir kitabım var” derdi insanlara. “Öyle bir kitap ki, kutsal kitap edilip, tüm dünyayı ona göre yeniden düzenlemeli”. Hatta bazen zilzurna sarhoş olur, cebinden kitabını çıkarır yüksek sesle barın ortasında okumaya başlardı.

Adam başını yeniden önüne eğip, tezgahın üzerinde duran viski kadehinin içine baktı.”Acaba…” diye mırıldandı kendi kendine. “Bu bardağın içinde bir insan boğulabilir mi?” diye tamamladı. Tamda bakmaya devam ederse kendini boğabileceği düşüncesine kapılmıştı ki yanında ki bar taburesinden bir ses geldi. “Eğer ölmeye bu kadar meraklıysan, gidip kendini bir köprüden atabilirsin. Lanet bir bardağın içine girmeye gerek yok.”

Kırmızı ceketli adam yana dönüp konuşana baktı. Konuşan kişi barda daha önce görmediği bir kadındı. Otuzlu yaşlarında güzelde bir kadındı. Tabureye ters oturmuş, kollarını ve sırtını da tezgaha dayamıştı. Kolları yukarda olduğu için havaya kalkan, bordo deri ceketinin eteklerinin altından, ince beli ve kot pantolonunun arasına sıkıştırılmış bir kırkbeşlik görünüyordu.

Kırmızı ceketli adam, Bordo deri ceketli kadının silahına bakakalmışken, bar kapısının tekmeyle açıldığını ve içeriye eli silahlı dört kişinin girdiğini zar zor fark etmişti. Daha kuyruksuz şeftali bile diyemeden, sebebi belirsiz bir şekilde kadın ile adamların arasında çıkan çatışma yüzünden, adamlardan birinin tabancasından çıkan kurşun, kadına gitmesi gerekirken, Kırmızı ceketli adamın beyinciğine isabet etmiş, oradan sinüslerini açarak burnuna yakın bir noktadan vücudu terk etmişti.

Bütün bunlar olurken barmen sessizce elinde bir bez parçası ile meşeden yapılma bar tezgahını siliyordu…

Bayram Şeysi

Off off… Her bayram aynı şey. Karşıya geç akrabaları gör, geri gel. Sıkıcı muhabbetlere girmek zorunda kal bir üstüne üstlük, ne kadar büyümüşsün diyen hıyarlarla uğraş. Benim ailemde de ikiyüzlülük yapan ve birbirini sadece bayramda gören, ama sanki her gün beraberlermiş gibi davranan insanlar var. Sanırım eğer aile kütüğünde bu tip insanlardan bir iki tane vardır.

Ailede bazı insanlar olur, bunları bütün sene ne yüz yüze görürsün, nede telefonla konuşursun. Sorarlarsa akrabam dersin ama uzaktan yakından pek bir yakınlığın yoktur o kişiye. Şimdi bütün sene görmediğim, hatta belki adını unuttuğum birinin evine sırf bayram diye niye gideyim? Ha mecburen gidiyorum tabi o ayrı konu. Bayram ziyaretleri askerlik gibidir bizim evde, zorunlu değil ama, mecburi.

Bu da insanı başka bir konuya getiriyor. Hayatında boyunca hiç görmediğin bir adama, dayı diyebilir misin? Bence diyemezsin. Yani şu anki dayının yerinde başka biri olsaydı o adama dayı diyecektin, ama şu an ki dayın senin için tamamen bir yabancı olacaktı. Yani diyeceğim şu, akrabalık, sadece görüşmek zorunda olduğun kişilerdir. Gelenekler yüzünden sanırım. Anneler, babalar, kendi anne ve babalarının peşinden oraya buraya sürüklendikleri için, onlarda kendi çocuklarını arabaya doldurup, dedeye, halaya, teyzeye falan götürüyorlar.

Ha tabi ben bu satırları ailenin yaşayan 3. nesli olarak yazıyorum. Birde 4.nesil var. Kuzenimin çocukları. Dedemin, torunun, çocuğu. Bunlarda epeyce vardı bu bayram. Çok bebek seven, onlara şaklabanlık yapan bir insan değilimdir. Yapanı da pek sevmem, itici bulurum. Daha doğrusu şöyle diyeyim, bu kadınlarda çok oluyor, bir bebek görünce, kişilikleri değişiyor arkadaş. Birden başka biri oluyorlar ve zavallı yavruyu mıncıklamaya, zorla yürütmeye ve poposuna vurmaya başlıyorlar. Ve bu ritüeli izleyen odada ki üçüncü kişiler bir anda evrenin başka bir boyutuna geçiyor ve üçüncü göz açılıyor. “Bu kadın kim?” diyorlar kendilerine.

Belki de annelik içgüdüsü bir bebek görünce dışarıya çıkıyordur. Ama 5-6 yaşlarında ki çocuklara da bebek muamelesi yapanlar var. Onlara ne demeli?

Neyse artık bir daha ki bayrama gene böyle bir yazıyla görüşmek üzere….

Google arama şeysi

İnsan kendi blog’una googledan girer mi? Ben giriyorum. Çünkü yeni bilgisayarımda bookmark’lara eklemeyi unutuyorum ve üç tane w yazamayacak kadar tembelim. O yüzden direk site yazma şeysine “caninafeca” yazıyorum ve google’da aratmış oluyorum. Buluyorum da. En üstte eşşek gibi yazıyor.

google şeysi

Şimdi şu mavili yazıya dikkat çekmek istiyorum. “Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazılara yer veren blog”.  Şimdi bunu hangi davaroğlu oraya yazmış bilmiyorum ama aşırı dereceden yanıltıcı bir cümle. Ben Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazılara yer veren bir site arıyor olsaydım, buraya tıklardım. Ve ne görürdüm, japonlarla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir sapın yazdığı salak salak yazılar.

Ha tabi anlıyorum sevgili google amcamı, iki üç tane anime koydum, bir iki tanede çeviri haberi verdiğim diye hemen beni kategorize etmek istiyor ama, yemezler. Bu blog’a etiket yakışmaz google amca. Tamam bu etiketler ziyaretçi çekiyor ama, ev yapımı sake içmek isteyen adamın bu blogda işi ne? Okuyan kişiler zaten belli, eş dost akraba.

Sanki bütün blog anime üzerine kurulu gibi gitmişler “Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazılara yer veren blog” yazmışlar. Ayıp yahu, utanın kendinizden. Araştırında öyle yazı verin şu bilgileri. Şimdi google amca böyle yazdığı içinde bir kaç site eklemiş sayfalarına. Onlarda da aynı cümle var; “Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazılara yer veren blog”

Buradan yetkili mercilere sesleniyorum. Google’ın adını bilmediğim üniversiteli kurucuları. Düzeltin bu hataları. Kim bilir kaç tane site, blog sahibi bu yüzden acı çekiyor. Bakın ben gidip Yahoo’ya göz kırpmıyorum dikkat ederseniz. Bunca senedir hep google, hep google. Olmuyor böyle lütfen…

“Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazılara yer veren blog”

“Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazılara yer veren blog”

“Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazılara yer veren blog”

Bari anime yazın yahu! Japon çizgi filmi neymiş! 0-6 yaş arası hizmet mi veriyoruz biz? Ayıp Ayıp!

“Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazılara yer veren blog”

Ama ayrı bir havası var tabii, şimdi inkar edemem yani. Sağda solda hava atabilirim bu cümleyle. Evet o, Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazılara yer veren blog’un sahibi benim. O Japon çizgi film kültürü ile ilgili yazıları ben yazıyorum.

Neyse bu cümleleri yeni bilgisayarımdan yazıyorum aslında. Bir iki program yüklenirken bende blog’a bir girdi girivereyim dedim. İyi ki demişim, bütün öfkemi kustum gece gece…

Sonraki Sayfa »


Twitle

  • yeni ay berbat 1 day ago
  • off çok hastayım çook 3 weeks ago
  • Geçen gün encümen azasının biri gidiyormuş... 1 month ago
  • Supernatural bayağı güzel bir diziymiş keşke daha önce başlasaymışım. 1 month ago
  • Guitar hero oynamaktan sol elim kopup düşecek herhalde. Şu anda oynatamıyorum resmen. 1 month ago

Kategoriler